6 Ekim 2020 Salı

BİR ÇİFT DENİZ BİR AVUÇ SU OLMUŞ

 


Sus artık sevgili zihnim!

Yaşam bir çelişkiler yumağı çünkü;

Kes sesini lanet zihin!

Yazamıyorum. Aptalın tekiyim. Ölemiyorum lanet olsun o kadar kötüyüm ki tanrı bile beni yanında istemiyor. Toprak istemiyorum, üzerimde biten çiçekler, otlar, çürümüş bedenimde yaşam süren bakteriler istemiyorum. Ölüp, deniz olmak istiyorum,ölüp deniz olmak istiyorum… Ölüp,deniz olmak.

Sabah uyandığımda yine başım çatlıyordu. Sürekli bana bağıran zihnimin sesinden ancak her gece onu uyuşturmakla kurtulabiliyorum, ayaşşın teki oldum. Onu kaybettiğim günden beri ayık gezmek istemiyorum, kıyıdan köşeden eksik kalmış bir gülüş sürekli beni izliyor. Kimseye bir şey anlatamıyorum çünkü beni yalnızca onun anladığına inanmıştım. Kimsenin beni duymasını istemiyorum çünkü ben sadece ona konuşurdum. Şimdilerde anlıyorum ki insan biriciğini kaybedince yaşamın onsuz kalan kısmı insanın umrunda olmuyor. Sevgili yaşam umrumda değilsin!

 

Hayatımın en güzel günüydü; yirmi üçüncü yaşının kapısında bekleyen genç bir adamdım. En büyük inancım mavi mavi bakan bir çift gözeydi. En büyük hayalim uzun dalgalı ve simsiyah saçlara boynumdan asılıp ölmekti ama siyah saçlar; deniz gözler bana haber bile vermeden beni geride bırakarak bir avuç su oldu.

 

İşten çıkmıştım tüm gün ruhunu paraya satmış birkaç adama hizmet etmiş, beyaz önlüğü beyaz askıya emanet edip beyaz bir kapıdan ona gitmek için çıkmıştım. O da birkaç dakika önce bu lanet olası dünyadan çıkıp gitmiş meğerse… Her şeyi benden önce yapardı ama ona benden önce ölmek yasaktı. Lakin ölümün karşısında hiçbir yasak, hiçbir yasa, hiçbir aşk duramıyor. Denizden korkardı ama sahile bayılırdı; sahile oturup denize baktıkça seni görüyorum denizin kokusunun her zerresinde seni buluyorum derdi bana. O günde beni görmeye, ruhunun çalkantıları dindirmeye sahile inmiş ve yüzme bilmediği ve denizden korktuğu halde denize girmek istemiş. Başta her şey normaldi dedi onu son gören insanlar, sonra açılmak istemiş yüzme bilmediği açılmak istemiş ama derin deniz benim duru ve güzel kızımı içine çekmiş,nefesini elinden almış, nefesimi benden almış… Bana her zaman insan yaşarken ölümü bir kez denemeli,derdi. Ben de seninle birilikte yaşamayı denedim ve başardım derdim, uzun uzun bakardı bana mavi gözlerinde bir derinlik vardı. İnsan o boğulurdu derinlikte ama en çok boğulurken yaşanırdı o mavilikte. Bu kadar basit işte yaşamakta,ölmekte bir çift mavi göz yaşatıyor seni. Bir avuç mavi deniz öldürüyor. Yaşamak pek umrumda değil ama onu ölünce unutmaktan korkuyorum bu yüzden pek ölmek istemiyorum. Annem mutfakta üzümlü kek yapıyor, babam kuşlarını besliyor. Her şey yerli yerinde…

Bir çift deniz, bir avuç su olmuş kime ne?

 

Sus lanet olası zihin;sus artık. 

10 Eylül 2020 Perşembe

BEN BİR ADAM TANIDIM

Günlerden beyaz bir gündü,

Ben bir adam tanıdım.

Gül dalında öten bir bülbüldü

Ben bir adamın sesini duydum. 

Mavi bir gök yansıdı kahverengi gözlerime,

ben bir adamın yüzünü gördüm. 


Sustum, o anlattı ben dinledim. 

Menekşelerden bahsetti bana,

Kuşlardan bahsetti,

Yaşamaktan bahsetti namusluca yaşamaktan,

Gül reçeli kavanozları dizdi kalbimin raflarına,

Ben bir adam tanıdım ve pazar kahvaltıları anlamlandı...


Hüzünlü bir yaz akşamıydı ben o adamı tanıdığımda,

Şarkılar söyledi bana, 

Şarkılar dinletti günün akşama varacağı zamanlarda...

Güneş giderdi ama gün solmayan bir gül gibi kalırdı,

O adamın ışığının olduğu zamanlarda...


Hangi cümleyi kursam, eksik kalırdı her kelimesinde;

Ben bir adam tanıdım ve özgürleşti her kelimem bir cümlesinde,

Ben bir adam tanıdım ve tanımak anlam kazandı;

Ben bir adamla tanıştım ve kendimle barıştım...


Ben bir adam tanıdım elime bulaştı elinin izi

Ben bir adam tanıdım sözüme bulaştı, bakışının izi

Ben bir adam tanıdım ve yaşamıma bulaştı yüreğinin izi

Ben bir adam tanıdım ve ölüme bulaştım...


Ben aslında ölüme fısıldayan bir adamla tanıştım..

Ben aslında gülmeyle barıştım...

Ben aslında bu adamı yüreğime yakıştırdım.

Şimdi bulduğum bütün denizlerde bu adamın gülüşünü saklıyorum. 

Ben bu adamla yaşıyorum, ben bu adamla ölüme bile yakışıyorum..








YAŞAMADAN

 YAŞAMADAN 

Eninde sonunda ya unutuyor ya da unutuluyor insan
Gözden yaş akmamaya başlıyor,
Dil ismini söylememeye başlıyor;
Şarklılar susuyor ve geceler konuşmaya başlıyor. 
Eninde sonunda vaz geçiyor insan. 

Mevsim güze dönüyor;
Güz geliyor ağaçların yapraklarına değiyor;
Bir bir yere seriliyor yaprakların cesetleri
Ve insan hüznü yere düşen her yaprağa mezar oluyor. 

İnsan sonuna kadar ya bekliyor ya da bekletiliyor, 
Zaman bir kuş misali uçuyor,
İnsan bekliyor. 
Devran yel değirmeni gibi dönüp dönüp duruyor, 
İnsan bekletiliyor. 
Belki de insan olmak biraz da beklemektir, diyor birileri.
İnsan mahvoluyor ama beklemeye devam ediyor, diyor. 

Nasıl başlarsa başlasın ömür,
Hep parçaları başkalarının da ömründe sürgün kalıyor, 
Hep bizim ömrümüz başkaları ile biz oluyor, 
Ömrümüz üzülüyor, üzüyor ve parçalanıyor...
Hiç durmadan taş bir plak çalıyor, 
İnsan ömrü durmadan tükeniyor. 

Eninde sonunda ya ölüyor ya da öldürülüyor insan, 
Duygular bitiyor, düşünceler raflarda tozlanıyor;
Artık hiçbir şey beklemiyor insan, 
Artık hiçbir şey hatırlamıyor insan, 
Artık ömür hiç tükenmiyor, 
Çünkü başkalarımın ölümlerine sürgün oluyor.
Eninde sonunda yaşamadan  ölüyor insan. 


2 Eylül 2020 Çarşamba

SEVDİM SENİ



SEVDİM SENİ

Kurulu bir düzenin bozuk işleyen saati gibi,
Durmadan,sonunu bulmadan, sevdim seni.

Birbirinin aynısı olan, birbirinin aynası olan,
Bitmeden başlayan, düzeninin kölesi,
Düzensizliğin çaresi olan her gecenin saatinde buldum,
Her bulduğum saatte sevdim seni.

Zift karası gözlerin, 
Onları durmadan gizleyen göz kapakların,
Görmediğim her vakitte saatleri durdururdu gözlerin. 
Durmuş saatlerin, yelkovanında asılı kalırdı sözlerim
Asılı kalmış sözlerin gölgesinde sevdim seni..

Sen susardın, ölümüne susardı bütün mutluluklar,
Bir hüzün gelirdi yüreğime, yüzün gelirdi gözlerimin önüne
Sen susardın ve mutluluktan eser kalmazdı sözlerimde. 
Ve bütün sabahlar öldürücü bir zehir olurdu,
Sustuğun her sabahta ölümüme uyanır gibi sevdim seni..

Şimdilerde gülmelisin böylesine,
Geceler güneşlenmeli gülüşünle,
Dünyadaki bütün güzelliklere taş çıkartmalı, böylesine gülme,
Ve bütün hüzünleri boğmalıyız gülüşünün mutluluğunun içinde. 
Sen böylesine gülerken ben öylesine ben ölesiye sevdim seni..

Ölüm; beş harfli soğuk kelime, 
Ölüm bile güzel oldu seni sevdiğim yerde,
Çağıralım cellatları gelsinler, alsınlar başımı
En kanlı elbislerini giysinler, bilenmiş olsun baltaları,
Ölümü kapıma çağıracak cesareti kendimde bulacak kadar sevdim seni..

Ve şimdi son ses çalsın bütün radyolar,
Dört bir etraf duysun her notanın çığlığını,
Zehir olan sabahlara mutluluk olsun duygularım,
Acı dolu haykırışlardan, kurtulsun tüm zamanlarım,
Her acının eşiğinde, ölümün beşiğinde sevdim seni..

Sevdim seni, sevdim seni..






22 Ağustos 2020 Cumartesi

GİTMEKLE GİTMİŞ OLMUYORSUN, BİLİYORSUN DEĞİL Mİ?

Bekliyorsun,
Belkilere tutunuyorsun, 
Umut ediyorsun,
Belki düzelir, belki anlar. 
Belki her şey eskisi gibi olur diye düşlüyorsun...
Ama bir şeyi unutuyorsun; 
Ne zaman ,eski zaman;
Ne sen, eski sen;
Ne onlar, eski onlar...

Bazen her şeyden kaçmak istiyor insan arkasını dönmek uzaklaşmak; belki de biraz kendisiyle uzlaşmak istiyor. Bir yerden gitmek... Bu yer bazen bir yürek; bazen bir sokak; bazen koca bir şehir olabilir. 
Gitmek yorucu ve yorgunluğu dinginleştiren bir eylem çünkü; Geride bırakmak yorar insanı ama onun yoran yerden gitmekte dinlendirir çoğu zaman. 

Gitmek ciddi ve basit bir eylem çünkü; Giderken,gitmeyi göze alırken hayatta ciddiye aldığın çoğu şeyi bırakabiliyorsun bazen. Lakin kalsan da hayat seni lakayt tavırları ile lakaytlaştıracak bu yüzden bütün ciddiyetini bir kitabın arasına koyuyorsun ve bir bardak çay içilmiş bir masadan kalkıp gidiyormuşsun gibi gidiyorsun, basitçe... Lüzumsuzca.
 
Gitmek zor bununla birlikte kolay bir eylem çünkü; Bir saat kaldığın bir yerde bile onlarca ana şahit oluyor onlarca anı biriktiriyorsun bazen ve anılar valizlere, çantalara sığmayanlar... Taşıyamıyorsun geçmişin yüklerini, her hatıran bir yerden çıkıp geliyor ve sana ayak bağı oluyor... Gitmek işte tam da burada zorlaşıyor. Bunun yanı sıra gitmek ziyadesiyle basit bir eylem; bir kaç parça düş kırıklığı koyuyorsun çantana sonra çarpıp çıkıyorsun kapıyı ve her şey artık kapalı bir kapının arkasında kalıyor... 

Gitmek sessiz bununla birlikte gürültülü bir eylem çünkü ; Sessizce alıyorsun gitme kararını anlamadıklarını,sevmediklerini,istemediklerini düşünüyorsun önce düşüncelerinle ayrılıyorsun gitmek istediğin yerden, sessiz kararlar alıyorsun ama geceleri yüreğinin gürültüsünden uyuyamıyorsun...


Gitmek en çok kalmaya benzeyen bir eylem çünkü ikisi de zor, ikisi de bedbaht... 
Kalmakla kalmış olmuyorsun çünkü aklın, kalbin gitmiş oluyor. Gitmekle de gitmiş olmuyorsun çünkü aklın, kalbin kalıyor.





16 Ağustos 2020 Pazar

UÇURUMUN KIYISINDA BOYNUMA DOLANMIŞ İPLER


 Ağustosun sıcağını kusmak istediğim klasik bir Kadıköy sabahı, her şey yine aynı. Deniz aynı,martı aynı,mevsim aynı... Her şeyden biraz eksik ruhuma, her şey biraz fazla geliyor. Kahvemi alıyorum,içmeden ayılamam tabii gerçi hiç ayık gezmiyorum. Ah şu insanlar,ayaklarım sekiz çizmiyorsa, sarhoş değilim zannediyorlar. Beynimin içindeki, kurtlardan bir haberler. Ruhumu parçalayan acılardan bir haberler.  Bazen bilhassa saat geceyi bulduğunda ölmeyi denemeyi istiyorum, eksik bir yaşamın acısı boynuma kalın halatlar sarıyor gibi hissediyorum. Sonra hemen vazgeçiyorum, okuyacağım yedi yüz küsur kitaba bağlıyorum yaşamın geri kalanını. Belki de ölüm benden vazgeçiyor, belki kocaman bir çizgi romana dönüşüyor hayatım ve ben bu hikayenin sonunda bir kahraman oluyorum. Belkilerle yaşamayı henüz yeni öğreniyorum. Bazı eşyalar değişse de, bazı bitkiler agaç olmuş olsa da artık ; Bebekliğim o kahverenginin hazin tonu hiç bırakmıyor gözlerimin önünü. Gerçi neyi görür ki benim gözlerim,geçmişten başka. Belki geçmişten gelemiyorum, belki Barış Manço anısını taşıyorum belkilerle yaşamaya alışıyorum. Huyumdur benim derin derin düşünmek, düşüncelerin derinliğinde boğulmak. Hiç tamamlanamayacak bir cümle gibi oluyorum bazen. Bazen birçok anlam ifade eden bir kelime oluyorum. Bazen de tek başına hiçbir anlamı olmayan bir harf gibiyim. Bazenlere de alışıyorum. Ah! Tıpkı Dostoyevski'nin dediği gibi 'Aşağılık insanoğlu her şeye alışır. ' Alışmaya da alışıyoruz,yaşamaya da. Zaten çoğumuz, kendi hayatımızın uçurumunun kıyısında, boynumuza dolanmış iplerle alışkanlıktan yaşıyoruz. Birazdan yine ölmeyi deneyeceğim, sonra kitaplarla yaşamayı başka hayatları zihnim de yaşatmayı tercih edeceğim. Ertesi gün yine sıcak bir Kadıköy sabahı... Gece bitiremediğim yaşamı; sabah kahve alırken ve martı  sesleri Saian'a eşlik ederken, dalgalı bir deniz beni seyrederken kusmayı isteyeceğim. Kalsam boğuluyorum,gitsem yere çakılıyorum. Uçurumumun kıyısında boynuma dolanmış iplerden kurtulamıyorum. 

yaşıyormuş gibi bak bir kaç güzel gün için, çekiyorum 📷

SAİAN DİNLE...


15 Ağustos 2020 Cumartesi

GEYVE'NİN AK GÜLLERİ KARALANDI

 Yıl 1933, günlerden sıcak bir mayıs günü bir bebek geldi dünyaya memleket Diyarbakır. Ergani biliyor mu acaba içinde doğan bu bebek ilerde kaç yüreğe hitap edecek? Yıllar geçiyor, yıllar çok çabuk geçiyor. ve Sezai büyüyor. 

Zaman ne çabuk geçiyor Mona                                                                                                              

Saat on on ikidir söndü lambalar                                                                                                        

Uyu da turnalar girsin rüyana                                                                                                                  

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Yıl 1950 Sezai , Sezai Antep lisesinden mezun olmuş oradan İstanbul'u bulmuş ama parasızlıktan İstanbul onu kusmuş. Ankara kapılarını açmış Sezai'ye; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi.  Her şeyin başladığı belki de her şeyin bittiği yer Ankara. Sezai,Muazzez'ini fark ediyor Ankara'da ama Muazzez ona kör, Muazzez ona sağır.Belki Muazzez onu görseydi, Muazzez onu görseydi şu dizeler hiçbir kalemde can bulamayacaktı.

...                                                              

Muazzez yanan bir yüreğin karşısında ne kadar ilgisiz dururursa dursun,Sezai yüreğinden akan kanı durduramaz ve Muazzez'in karşısına geçer;yüreğin, bir yangın yeri olduğunu, küllerin durmadan savrulduğunu söyler ama ne mümkün muhacir kızının gönlünde kızıl bir gül gibi olmak, ne mümkün yanan yüreğe bir damla su bulmak...

Artık inan bana muhacir kızı 

Dinle ve kabul et itirafımı                                                   

-Bir soğuk,bir garip,bir mavi 

Alev alev sardı her tarafımı,                                                                                                                      

Artık inan bana muhacir kızı. 

Kabul etmez Geyve'nin beyaz gülü olan Muazzez,inanmaz. belki de istemez. Zaman geçer her zaman çok çabuk geçer ve biter var olan her şey. Geçmeyen ve durmadan tekraralayan tek şey Muazzez'in yokluğudur. Yıl 1955 olmuştur,fakültenin sonuna gelinmiş;diplomalar alınmış veda konuşmaları başlamıştır. Sezai hayatı boyunca başarılı ve düzgün bir öğrenci olmuş ama Muazzez'in kalbinde sararmadan solmuştur.

Sezai de kürsüye çağırılır ve konuşma yapması istenir ama onun konuşmak istediği tek bir kişi vardır, Muazzez Akkaya. bütün salon susmuş,bütün dikkatler Sezai de toplanmıştır. İşte tam o sırada belki her şeyin belki de her şeyin başı olan o şiir başlamıştır;

MONA ROZA

Şiiri Muazzez'in gözlerinin içine bakarak okur,Sezai... Ama artık Muazzez namümkünüdür bu sevdanın. Muazzez'in bir şans istediği söylenir hep ve Sezai'nin kabul etmediği dile getirilir, tıpkı şiirin de dediği gibi;

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallarda durur,

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Muazzez Hanım şimdiler de Amerika'dadır. Sezai de Geyve'de, sevdiği kadının doğduğu yerde,ölümü beklemektedir. 

Belki de aşk, maşuk yoksa ölümü kabullenmektir,                                                                                              

Belki de aşk, en baştan kaybedilmiş bir kumardır,                                                                                              

Belki de aşk, yüreğinin memleket bildiğinin yüreğinde beyaz bir gül dikeni bile olamamaktır. 

Geyve'nin ak gülleri karalandı ama yine de dönmedi Sezai, Muazzezi'ne...

                                                        

19 Temmuz 2020 Pazar

Maktülünüzden Haberiniz Var Mı ?

Raskolnikov

Biliyor musunuz? Gün içerisinde defalarca katil oluyoruz. Ölmek veya öldürülmek yalnızca insanlara özgü bir olay değil. Çoğu zaman duygularımızı bastırıyoruz, düşüncelerimizi köşelere itiyoruz onları kendimizin dışında tutarak öldürüyoruz, katlediyoruz. Bazen, bilhassa da bir şeyler anımsadığımız zamanlar da misal buruk bir gülüş, hafif hafif gelen bir koku, hoş bir seda hatırımızı ziyaret ettiğinde; çehremizde beliren o gülüşü hep insanlardan saklıyoruz bizi deli zannederler diye fikirmizdekilere gülümseyemiyoruz. Ya da bir otobüs dolusu insanın arasında birden çok derinden gelen bir hüzün bastırdığında, asla gözlerimizin iki damla yağmasına izin vermiyoruz. Hep şöyle düşünüyoruz başka başka gözler, bizi her zaman gözler bu yüzden burası ağlamak için uygun bir yer değil. Böylece hayatımız boyunca ağlamak ve gülmek için uygun yerleri arayıp duruyoruz, duygularımızı yaşamak için bile kendimizi mekana ve zamana göre şartlandırıyoruz. Bize ayrılan sürenin sonuna geldiğimiz de ise aslında yaşamda hiçbir zaman; duygularımızı yaşamak için zamanın ve mekanın hiçbir önemi olmadığını fark ediyoruz ve o son zaman geldiğinde ne yazık ki kazandığımız farkındalıkları uygulamaya dökecek kadar, zamanımız kalmamış oluyor. Hayatın içinde doğal ya da beşeri olarak var olan her şey kendini her zaman bir sona hazırlıyor ve biz sonun gelmesini engelleyemiyoruz lâkin başlangıç ve son arasındaki süreci şekillendirmek tamamen bizim ellerimiz de. Elbette hayatın akışının kölesi olmamak için bazı kurallarınız olmalı ama kurallarınızın kölesi olmayın. Zaman hala çok hızlı geçiyor, ertelenmiş sevinçlere ve hüzünlere geri dönemeyeceğimiz kadar hızlı. Sevgilerimle...

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Geçmişe Gidemeyen Mektup

Bugün fotoğrafına baktım, yıkık dökük ama güzel bir konağın önünde yaşamdan nasibini almış bir adam gibi duruyorsun ben de bugünler de tıpkı arkandaki bina gibiyim. Zaman hiç ırgalamadan yaralayarak geçiyor, eski yaraları da ziyadesiyle kanatıyor. Hiç kabuk bağlamamış bir yara gibisin hayatımın tüm özelinde. Bazen yaşama kapılıp, her şeyi unutuyorum belki de öyle zannediyorum ama sonunda yine hep sana odaklanıyorum. Artık buna bir dur demek istiyorum senden arınmış bir yol bulmak ve o yolda emin adımlarla yürümek istiyorum ama sanki sana sağ elimi vermiş gibiyim, aklımda senin fikrin olmadan hiçbir işe yaramıyorum. Piano dinliyorum bazen, biliyorsun beni çok rahatlatırdı. Benim içim dalgalı bir deniz gibidir; piano ise hep limanım olmuştur bunu da çok iyi bilirsin ama ne zaman Field duysam, gözlerim sağanak sağanak yağan ilkbahar yağmuruna şahit oluyor. Ağlamak kötü değil biliyorum ama senin fikrinle ağlamak... İşte bununla baş edemiyorum. Field'den sonra Valse başlıyor o zaman ağlayarak gülümsemeye başlıyorum hiç bilmediğimiz bir yerde, hiç duymadığımız bir ezgiyle bir daha hiç şahit olamayacağımız bir ahenkle deliler gibi dans etmiştik. Bazen anılar bana hevesle bileğime çizdiğim filin başını kesmişim gibi hissettiriyor. O fili seviyorum ve onu da kendimle birlikte öldürüyorum. Anıları da seviyorum ve onları düşünerek kendimi yavaş yavaş öldürüyorum. Sanırım bu hayattaki en güzel aldanışım sensin ama hiçbir şey bizi dans ettiğimiz vakitlere götürmüyor. Bu mektubu sana yazıyorum ama gönderemeyeceğim, benim fikrimde yaşayan eski sensin ve ben asla geçmişe dönemiyorum. Mektubum da geçmişe gidemiyor. Gelecekten herkes umutlu ama geçmişe gidebilirsek ben hep sana gelirim. Karanlık bir günden sana bu mektubu yazıyorum ve ben seni hep kendimde yaşatıyorum. Biz seninle iki ruh tek beden hem de hiç kimseye sezdirmeden...

19 Haziran 2020 Cuma

Umutlu Yaşamak Şiiri

Geçen gün mor çiçekli bir bitki aldım semt pazarından, eve getirdim iki günde bütün dalları rengarenk çiçek açtı. Adını sorarsanız bilmem, türünü sorarsanız bilmem ama güzel genç aşıklar gibi güzel, yaşamak gibi güzel, umut etmek gibi güzel. Çiçeğime umut dedim, gerçek adını bilmiyorum ama adı umut olsun istedim. Ah biz zaten bildiğimiz, bilmediğimiz her şeyden umut etmez miyiz? Geçen gece saat on ikiyi vurmuş biz umutla çay içiyoruz ha bire şiir yazıyoruz, dinliyor beni Umut, bakıyor bana benden bir baltaya sap olmaz ama Umut, umutlu benden. O gece aşk şiiri yazdım, şiirin adını yaşamak koydum. Ah biz her şeye de bir ad koyarız, adsız olursa olmaz ki deriz... O gece uyumuşum masada Umut hiç ses çıkarmadan beklemiş uyanmamı,uyandığımda yine mor mor gülüyordu. Ne güzel sabah ne güzel  Umuda bakarak uyandım. Yaşam diyorum şiir, göze hitap ediyor; kulağa hoş geliyor. Hele bir de aynı masada ya Umutla buram buram umut kokmuştu yaşam sabah uyandığımda. Zaman bir nehir gibi akarak gidiyor hanımlar beyler, kendinize semt pazarından bir çiçek alın adına umut deyin, çiçeğin yanında bol bol yaşamaya dair şiir yazın. Şiirler güzeldir ama yaşam dolu olmak kadar değil. Çiçekler elbet güzeldir ama yaşamaya dair umut etmek kadar değil. Şiirler tabii güzeldir ama umut dolu bir çiçek gibi yaşamak kadar değil. Kendinize çiçek gibi bakın, kendinize umutlu bir çiçek gibi bakın, kendinize yaşamak şiirine umut kokusunu sindirerek bakın. Sevgilerimle...

8 Ocak 2020 Çarşamba

İçimden Kuşlar Göçüyor

Kadınlık; kanatlarında dünyayı taşıyorken semalarda süzülen kuşlar gibi olmaktır. Denizler gibi coşarken; yıllardır sadece hafif esintilerin okşadığı bir göl gibi olmaktır. Evlerden,sokaklardan,şehirlerden usanmışken,sırf kurulu düzen bozulmasın diye uslu uslu yerinde durmaktır.
     Hiç-bir zaman bu kurulu düzenlerin kadını olmayacağım. Her zaman koynuma yalnızlığı alıp uyuyacağım. Durgun olan denizleri sevmeyecek, uçmayan kuşlardan hoşlanmayacağım..
Hiçbir eve hiç-bir şehire ait olamadan ölümün kollarının aciz bedenimi sarmasını,beni kör kuyulardaki yalnızlığımdan sonsuzluğa götürmesini bekleyeceğim. Dün onmuşum bugün on sekizmişim yarın otuzmuşum hiç-bir zaman bu rakamları önemsemeyecek ve yalnızlığımı kimseye bulaştırmadan bu dünyadan göçüp gideceğim.  Hiç bir zaman hiç-bir çocuğun yarasını öpmeyecek, hiç-bir zaman bir çocuğa öpünce geçecek diyerek pembe yalanlar söylemeyeceğim. Hiç kimseyle biz olmayacağım... Ben yaşayacağım, ben yaşlanacağım ve bir gün yalnızlığın koynunda en tatlı uykumdayken ölmüş olacağım. Ben hiç-bir zaman kurulu bir düzenin sahibi olamayacağım. Yazdıkça kış oluyorum,içim soğudukça kuşlarım göçüyor. Ben hiç-bir zaman yaşımın genç kızı olamayacağım.

5 Aralık 2019 Perşembe

KÜÇÜK PRENS'TEN SONRA.

Hepimiz çocuktuk, büyüdük büyüdük ve hayata doluştuk.
Hepimiz birer güzel çocuktuk, hepimizin çocukken kendine ait bir dünyası vardı o dünyanin ağaçları,çiçekleri, kuşları, böcekleri her şeyi bizim hayal gücümüze bağlıydı. Sonra büyüdük büyüdük bir dünya da toplandık hepimiz. Bu dünyada çiçekler, kuşlar, böcekler ,ağaçlar her şey paradandı. Bu dünyada hayal yoktu belki de hayal kurmaya zaman yoktu. Sabahları erken kalkmalar, duraklara koşmalar , okullara ve işlere yetişmeler, itişmeler kakışmalar, tartışmalar ve daha nicesi... kalabalık bir dünya da suyundan ayrılmış birer alabalık gibiyiz hepimiz... büyüdük dehşet verici bu büyüklük. Bir ağac hayali kuralım şimdi önce çocuk gibi sonra büyük gibi ağaç hayali kuralım. Bir ağaç hayali kuruyorum şimdi hemde çocuk gibi; kocaman bir dev gibi yeşil yeşil kolları var, kollarında binlerce yeşil çocuğu var yeşil çocuklarının yanlarında rengarenk tomurcukları var, güneşi bekliyorlar güne gülmek için tomurcuklar. Kovuğunun içinde kim bilir kaç böceğin evi var her gece kim bilir kaç böcek sığınıyor kahverengi kabukların altına... Şimdi bir ağaç hayali kuruyorum büyükler gibi; Ağaç işte, yaprakları dalları var. Aman canım ağacında mı hayali olurmuş? Bu kadar işte büyüklük bu kadar. Yaşın büyüyor, ellerin, ayakların büyüyor, boyun uzuyor lâkin o gül güzeli gibi hayal gücün o mis kokulu çocukluk rafında kalıyor ve hiç büyümüyor tam aksine küçülüyor ve yok oluyor. Ne tuhaf şey bu büyüklük. Ne tuhaf şey bu büyüklük ; hiç-bir şeyi merak etmiyor, hiç soru sormuyor, hiç salıncağa binmiyor,hiç koşmuyor ve hiç şaşırmıyor bir kuşun uçuşuna, bir kelebeğin naifligine hiç şaşırmıyor...

Ne tuhaf şey bu büyüklük hiç yaşamıyor... 

12 Kasım 2019 Salı

Öykü gibi 3

Çaydanlığım kederden eskimiş, mutfağın boynu bükük. Çay bardaklarım hüsrana uğramış. Sızım sızlıyor çiçeklerim bana ait olan her şey incinmiş, incitilmiş.  Gramafondaki pikap bağır bağır bağırıyor elbet bir gün buluşacağız diyor sonra Müzeyyen hiç durmadan fikrindeki ince gülden bahsediyor. Zaman aleyhime işliyor zaman beni tüketmeye çalışıyor kalkıp çay koyayım diyorum, çaydanlık eskimiş, çay bitmiş, çayın yareni gitmiş. Kalkıp şu pencereyi açayım diyorum hava alsın şu cehennem odam diyorum, pencereler kitlenmiş, pervazlar duvarlara çivilenmiş. Kalkım gideyim bu evden bu şehirden diyorum kapıyı açmaya bile mecalim kalmamış. Biri beni tüketmiş, biri beni bitirmiş...Biri beni yarim bırakmış, yalnızlığa bırakmış.

19 Ekim 2019 Cumartesi

Öykü gibi 2

Birbirimize vakit bulmak için günün yirmi beş saat olmasını bekler dururduk. Başka yerlerde başka telaşlara kapılıp biz olmayı hep unuturduk. Ömrümüz yanan bir mum gibiydi gün geçtikçe eksilir gün geçtikçe az az biterdi ama biz her zaman daha çok koşma daha çok çalışma peşindeydik. Gün biterken bir saatten az bir sürede uyku bizi teslim almadan hemen önce birbirimizi bir an anımsar tekrardan biz olmadan geçen bir günün daha yorgunluğunu atmak için uykuya teslim olup giderdik. Ertesi gün ve onun ertesindeki bütün günlerde hep böyle olmaya devam etti. Her gece gelen birinin bana gerçekten gelmesini ve benimle tamam olmasını tıpkı Ahmed Arif'in bir kelime için 16 yıl beklemesi gibi bekledim, hiç umutsuzluğa yer vermeden, hiç soldurmadan çiçeklerimi onu bir baharmış gibi bekledim. Ne oldu ? Ne oldu ? Gelmedi. Oysa ki gelmemesini de beklediğimi zannederdim hatta gelmiyor olmasının katlanır yanının, eksik yanımdan daha güçlü olduğunu düşünür ve bunun beni daha güçlü yaptığını zannederdim, yanılmışım. Bunu anladığımda henüz çok çocuktum, ruhumun hiç büyümeyen yanı beni hep acılarla baş etmeye ve çok çocuk olmaya zorlar dururdu. Bazen kendimi tıpkı yokuştan aşağı dökülmüş su yerine koyardım ve yolun eğiminin beni götüreceği yere kadar götürmesini ister ondan sonra da beni ordan güneşin sıcaklığının göğe çıkarmasını beklerdim çünkü ben hep farklı coğrafyaların yağmuru olmak isterdim. Nerde bulunursam bulunayım hiç ait olmadığım bir yerdeyim ben. Hiç gitmeyen kuşlar için hiç bitmeyen bahar lazım, hiç ölmeyen bir insana da tasasız bir hayat lazım. Belki ben bu hikâyenin yeri,olayı,zamanı, kahramanı değilim. Yaşamıyoruz ama yaşıyoruz gibi. 

İnanç

Eğer bir şeyi açıklamak istiyorsak önce ne olduğu hakkında net bilgiler vermek gerekir, bu sebepten ötürü farklı farklı yönlerden ele alacağım bir konunun öncelikle ne olduğu hakkında bilgiler vereceğim ;
İnanç sözlük anlamı ile
bir düşünceye çok sağlam bir biçimde, içten, gönülden bağlı bulunma, güvenle doğru sayma, inanma, demektir. İnanç, insanlık tarihinden beri varlığını sürdüren zamanla farklı farklı düşüncelere ev sahipliği yapmış çok geniş çaplı bir olgudur. İnsanlar varlıklarından itibaren maddi ihtiyaçlara sahip oldukları gibi manevi ihtiyaçlara da sahiptirler. Manevi ihtiyaçlar arasında inanmak ve aynı zamanda benim görüşüme göre bir şeye koşulsuz güvenmek ihtiyacı duymuşlardır. Böylece güven duydukları işlerine yarayan şeylere inanmaya hatta bunlara koşulsuz saygı duyarak tapmaya başlamışlardır örneğin güneş, ay, yıldızlar,belli hayvanlar ancak hepsinin bir süre sonra onları bırakıp gittiğini yerlerini başka şeylere bıraktıklarını görünce daha farklı ve kalıcı şeyleri tanrılaştırma ihtiyacı duymuşlardır. Bir süre sonra farklı farklı toplumlar ve toplumların farklı farklı inanç biçimleri oluşmuştur. Hunlarda Şaman inanci Göktürklerde kut inancı vesaire. Bunların yanı sıra evrensel olan semavi dinler çıkmıştır bunların kutsal kitapları ve yayıcıları olan peygamberler vesaire. Ancak insanoğlu zaman geçtikçe kendilerine gönderilen semavi dinlerinde içerikleri ile oynarak yani kısacası bunları kendilerine göre şekillendirerek bozmuştur. Son olarak İslamiyet ve onun kitabı Kur-an'ı Kerim gönderilmiştir ve onlar bozulmadan kalmıştır ancak bu genel-geçer bir yargı bence islamiyette içerik olarak bozulmamış olabilir ama müslümanım diyen insanların ve ülkelerin bazı davranışlarını ele alırsak artık onlar için artık islamiyette ehemmiyetini yitirmiş olabilir. Tabi son semavi din islamiyet ancak bunun yanında insanlar kendilerine yine farklı farklı inanacak şeyler bulmuşlardır misal olarak deizm,hinduizm, ateizm vesaire. Bu farklı farklı olan dinler insanların kendi içinde ayrışmasına sebep olmuştur ne yazık ki mezhepler de öyle benim açımdan bakılınca mezhepler çok saçma bunun için yapılan savaşlar çok daha saçma ve tamamen hırs. Farklı farklı ortaya çıkan inançlara tabi bunların arasında hiç bir mantık bulamayıp reddeden hiç inanmayan yani ateist olanlarda vardır. Ne yazık ki toplum genellikle de Türkiye de yaşayan Türk toplumu malesef dini yönden kendinden farklı olana saygı duymayı bir türlü öğrenememiştir. Din elbette bizim için önemli ve saygıdeğerdir ancak bütün canlılar da öyledir ve insan dininde özgürdür. Bunu islamiyette diyor zaten ama ne yazık ki Allah'ın dahi özgür bıraktığı insanı ,insanlar sürekli kısıtlamaya çalışıyor. Bir durum daha var her şeye muhalefet olan ve inançsızlari ve farklı inançlara mensup insanları eleştiren insanların dini adına yaptığı tek şey müslüman olduğunu söylemek, sen dinini ne kadar yaşıyorsun ki ? Karşındakine böyle davranıyorsun.
Bir de din savaşları olgusu var, bunlar genelde daha çok mezhepleri ve semavi dinleri kapsıyor. Ben bu olgunun doğru olduğunu düşünmüyorum bu olgu tamamen insanların hırslarının üzerini kapatmak için konulmuş bir ad. Tevrat,İncil ve Kuran-ı Kerim belli noktalarda ayrilsalarda hepsinin temelinde canlıyı sevmek, korumak, yüceltmekten bahseder öldürmekten değil. Bir din savaşı olgusu altında çıkan bir savaşta masumun can-ı yanıyorsa bu ancak hırs savaşıdır. Mezhep kavgaları ise bence insanların çıkar sağlamak için uydurdukları şeylerdir. Canlıya canlı olduğu için değer verilmelidir aksi takdirde kendi sonumuzu hazırlıyoruz,üzgünüm. İnsanlar yapıları yani islamiyette fıtratları gereği bir şeylere inanmaya ihtiyaç duyarlar ancak ateistler bu durumun aslında öyle olmadığını savunuyor elbette saygı duyarım ama sanırım bende yapım gereği onlarında içten içe bir şeye bağlılıkları olduğunu düşünüyorum. Belki ateistlikte kırılması gereken bir put olabilir ? Belki ateistler haklı olabilir belki de ortada bir tanrı yoktur . Şunu düşünüyorum eğer ortada bir tanrı olmasaydı dua edince bu iç huzura ulaşabilir miydim? İnanç ezeliyetten ebediyete uzanan mühim ve her yönden eleştiriye açık bir konudur diye düşünüyorum ve saygı çerçevesinde her insan istediğini yapmakta istediğine inanmakta veya inanmamakta özgürdür. Sevgilerimle.

17 Ekim 2019 Perşembe

Öykü gibi

Sokaktaki su birikintileri bile bir kaç saat sonra güneşe boyun eyemeyeceğini ve buharlaşarak yok olacağını bildiği halde benden çok daha bağlıydı hayata. Nerde eksildim bu kadar ben? Hangi otobüsler hangi yollar ve hangi yıllar alıp götürdü sarsılmaz yaşama sevincimi. Dün kocaman bir kadındım çiçekler gibi bir kadındım, ne ara bu kadar yaşlandım şu semaverde çay demlemiştik baharda şu banklarda doyumsuz sohbetler etmiştik... Ne ara ve ne çabuk bitti her şey. Yarın hiç bilmediğim bir şehire bilet kestireceğim bu kalabalık yalnızlık boğuyor artık beni. Bu yaşamdan vazgeçmek zorunda kalmak istemiyorum bu yüzden bu şehirden vazgeçeceğim. Doğunun fakir kokusu İstanbul'un ihtişamından daha sevecen geliyor artık çünkü beni en çokta bu şehrin güzelliği çirkinleştirdi. Bende normal insanlar gibi olmalıydım belki de evlenmeliydim tek derdim ütü, çocuklar, hiç bitmeyen bulaşıklar olmalıydı benimde. Sonra yaşlanırdım yıllarımı verdiğim çocukların bir günlerini vererek beni ziyarete gelmelerini bekler dururdum o zaman, ah ne acı. Dokuz ay onları ben taşımadım ama benimde bir gün dahi onları beklemeyeceğim bir sürü çocuğum oldu, hepsini çiçekler gibi büyüttüm ve çorak toprakları bile yeşertebileceklerini öğrettim onlara, ah benim güzel çocuklarım. Hepsi de bulunmaz bir cihan parçası... Şimdi araf dedikleri yerdeyim yaşamak için çabam yok ölmek içinde bir sebebim. Bir hokkabaz gibi ipin beni ne tarafa düşüreceğini bekliyorum ve cesurca incecik bir ipte yürüyorum. Sevgilerimle güzel hayat, hoş bırakmadın ama hoş kal.

Gizem Nur 

14 Ekim 2019 Pazartesi

Behçet Aysan kimdir? Yarın diye bir şey var şiiri 🖤

1949'da Ankara'da doğdu.  Tam adı Behçet Safa Aysan'dır. Selimiye Askeri Ortaokulu ve Kuleli Askeri Lisesi'nden mezun oldu. 1968'de Ankara Tıp Fakültesi'ne askeri öğrenci olarak girdi. 12 Mart döneminden sonra politik nedenlerle ara vermek zorunda kaldığı tıp öğrenimi sırasında çeşitli işlerde çalıştı. Ara verdiği öğrenimini tamamlayarak doktor oldu. Mezun olduktan sonra İzmit'e tayin oldu. Ankara'da psikayatri ihtisası yaptı. SSK Yenişehir Dispanseri'nde doktor olarak çalışmaktaydı. 2 Temmuz 1993'te Pir Sultan Abdal Kültür Festivali için gittiği Sivas'ta Madımak Oteli'nde Siyasal İslamcıların yaptığı toplu kıyımda  yakılarak öldürülen 35 aydın arasında o da vardı.
İlk şiiri 1979 yılında, ilk kitabı 'Karşı Gece' 1984 te yayımladı. Bütün Şiirleri ölümünden sonra Düello adıyla kitaplaştırıldı. Ölümünden sonra Türk Tabibler Birliği bir Behçet Aysan Kitabı yayımladı ve "Behçet Aysan Şiir Ödülü" düzenlenmeye başladı.




Yarın Diye Bir Şey Var
bilirim yarın diye bir şey var

çeliğin su katılmamış yanı

ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek
bir yanı var

ömrümüzün

belki bir gün gülecek.
selam verip

selam alacak
barışa kardeşliğe
hep tok yatan

çocuklar görecek
el ele

aşklar, omuz omuza dostluklar
ne dikenli teller olacak

ne tanklar tüfekler
ne tüberküloz kalacak

ne lösemi
ne işsizlik
ne banka

ne borsa
süt gibi duru ve ak

ekmek gibi sıcak
bizim de

bizim de
günlerimiz olacak.
güle değecek

kuşların kanadı
ve kuşlar sırtlarında

gül taşıyacak
kardeşlerim koşar adım

moraran beyazla
zincirlerimizle

yaralarımızla
ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek
bir yanı var

ömrümüzün

belki bir gün gülecek.

Ahmed Arif kimdir ? Suskun şiiri 🖤




Ahmed Arif, 23 Nisan 1927 tarihinde Diyarbakır’da doğdu. Bebekken annesi Sâre'yi kaybetti, bu yüzden hayatı babasının yeni eşleriyle devam edecekti. Sekiz Kardeşin en küçüğü olan Ahmed Arif Diyarbakır’dan babasının memur olması sebebiyle Diyarbakır'dan sonra Siverek’le tanışmıştır. Okuma yazmayı ilkokuldan önce anaokulunda öğrenen Ahmed Arif, ortaokulu Urfa’da, liseyi yatılı olarak Afyon’da okudu ve şiir sanatı en fazla Afyon’da kendini gösterdi. İlk şiiri Seçme Şiirler Demeti Dergisi'nde 1940’da yayımlandı ve 10 lira telif ücreti aldı. Askerliğini İstanbul Riva’da yaptı ve üniversiteyi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. 1951 ve 52 de iki kez tutuklandı be sebeple yükseköğrenimini tamamlayamadı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. 1968 yılında Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı çıktı ve korsan hariciden 23 baskı yaptı. Yine aynı adla kendi seslendirdiği şiir kaseti 20 binden fazla sattı. Gerçek adı Ahmed Önal şair bir kalp krizi sonucu 2 Haziran 1991 yılında hayata veda etti.
KAYNAK: Meçhul Dergi

SUSKUN 
Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu
Bir daha hangi ana doğurur bizi?
Ruhum... Mısra çekiyorum haberin olsun.
Çarşıların en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o ölüm namussuzu...
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği...
Ağlıyor yeşil.

Rüya, bütün çektiğimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
Ağıyor gökkuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su...
Ağıyor yeşil.

AHMED ARİF

Kaynak: ondeio ve pembe kalpli şiir sitesi (http://siir.sitesi.web.tr/sairler.html)

*Gizem 

BİR ÇİFT DENİZ BİR AVUÇ SU OLMUŞ

  Sus artık sevgili zihnim! Yaşam bir çelişkiler yumağı çünkü; Kes sesini lanet zihin! Yazamıyorum. Aptalın tekiyim. Ölemiyorum lanet olsun ...