19 Ekim 2019 Cumartesi

Öykü gibi 2

Birbirimize vakit bulmak için günün yirmi beş saat olmasını bekler dururduk. Başka yerlerde başka telaşlara kapılıp biz olmayı hep unuturduk. Ömrümüz yanan bir mum gibiydi gün geçtikçe eksilir gün geçtikçe az az biterdi ama biz her zaman daha çok koşma daha çok çalışma peşindeydik. Gün biterken bir saatten az bir sürede uyku bizi teslim almadan hemen önce birbirimizi bir an anımsar tekrardan biz olmadan geçen bir günün daha yorgunluğunu atmak için uykuya teslim olup giderdik. Ertesi gün ve onun ertesindeki bütün günlerde hep böyle olmaya devam etti. Her gece gelen birinin bana gerçekten gelmesini ve benimle tamam olmasını tıpkı Ahmed Arif'in bir kelime için 16 yıl beklemesi gibi bekledim, hiç umutsuzluğa yer vermeden, hiç soldurmadan çiçeklerimi onu bir baharmış gibi bekledim. Ne oldu ? Ne oldu ? Gelmedi. Oysa ki gelmemesini de beklediğimi zannederdim hatta gelmiyor olmasının katlanır yanının, eksik yanımdan daha güçlü olduğunu düşünür ve bunun beni daha güçlü yaptığını zannederdim, yanılmışım. Bunu anladığımda henüz çok çocuktum, ruhumun hiç büyümeyen yanı beni hep acılarla baş etmeye ve çok çocuk olmaya zorlar dururdu. Bazen kendimi tıpkı yokuştan aşağı dökülmüş su yerine koyardım ve yolun eğiminin beni götüreceği yere kadar götürmesini ister ondan sonra da beni ordan güneşin sıcaklığının göğe çıkarmasını beklerdim çünkü ben hep farklı coğrafyaların yağmuru olmak isterdim. Nerde bulunursam bulunayım hiç ait olmadığım bir yerdeyim ben. Hiç gitmeyen kuşlar için hiç bitmeyen bahar lazım, hiç ölmeyen bir insana da tasasız bir hayat lazım. Belki ben bu hikâyenin yeri,olayı,zamanı, kahramanı değilim. Yaşamıyoruz ama yaşıyoruz gibi. 

İnanç

Eğer bir şeyi açıklamak istiyorsak önce ne olduğu hakkında net bilgiler vermek gerekir, bu sebepten ötürü farklı farklı yönlerden ele alacağım bir konunun öncelikle ne olduğu hakkında bilgiler vereceğim ;
İnanç sözlük anlamı ile
bir düşünceye çok sağlam bir biçimde, içten, gönülden bağlı bulunma, güvenle doğru sayma, inanma, demektir. İnanç, insanlık tarihinden beri varlığını sürdüren zamanla farklı farklı düşüncelere ev sahipliği yapmış çok geniş çaplı bir olgudur. İnsanlar varlıklarından itibaren maddi ihtiyaçlara sahip oldukları gibi manevi ihtiyaçlara da sahiptirler. Manevi ihtiyaçlar arasında inanmak ve aynı zamanda benim görüşüme göre bir şeye koşulsuz güvenmek ihtiyacı duymuşlardır. Böylece güven duydukları işlerine yarayan şeylere inanmaya hatta bunlara koşulsuz saygı duyarak tapmaya başlamışlardır örneğin güneş, ay, yıldızlar,belli hayvanlar ancak hepsinin bir süre sonra onları bırakıp gittiğini yerlerini başka şeylere bıraktıklarını görünce daha farklı ve kalıcı şeyleri tanrılaştırma ihtiyacı duymuşlardır. Bir süre sonra farklı farklı toplumlar ve toplumların farklı farklı inanç biçimleri oluşmuştur. Hunlarda Şaman inanci Göktürklerde kut inancı vesaire. Bunların yanı sıra evrensel olan semavi dinler çıkmıştır bunların kutsal kitapları ve yayıcıları olan peygamberler vesaire. Ancak insanoğlu zaman geçtikçe kendilerine gönderilen semavi dinlerinde içerikleri ile oynarak yani kısacası bunları kendilerine göre şekillendirerek bozmuştur. Son olarak İslamiyet ve onun kitabı Kur-an'ı Kerim gönderilmiştir ve onlar bozulmadan kalmıştır ancak bu genel-geçer bir yargı bence islamiyette içerik olarak bozulmamış olabilir ama müslümanım diyen insanların ve ülkelerin bazı davranışlarını ele alırsak artık onlar için artık islamiyette ehemmiyetini yitirmiş olabilir. Tabi son semavi din islamiyet ancak bunun yanında insanlar kendilerine yine farklı farklı inanacak şeyler bulmuşlardır misal olarak deizm,hinduizm, ateizm vesaire. Bu farklı farklı olan dinler insanların kendi içinde ayrışmasına sebep olmuştur ne yazık ki mezhepler de öyle benim açımdan bakılınca mezhepler çok saçma bunun için yapılan savaşlar çok daha saçma ve tamamen hırs. Farklı farklı ortaya çıkan inançlara tabi bunların arasında hiç bir mantık bulamayıp reddeden hiç inanmayan yani ateist olanlarda vardır. Ne yazık ki toplum genellikle de Türkiye de yaşayan Türk toplumu malesef dini yönden kendinden farklı olana saygı duymayı bir türlü öğrenememiştir. Din elbette bizim için önemli ve saygıdeğerdir ancak bütün canlılar da öyledir ve insan dininde özgürdür. Bunu islamiyette diyor zaten ama ne yazık ki Allah'ın dahi özgür bıraktığı insanı ,insanlar sürekli kısıtlamaya çalışıyor. Bir durum daha var her şeye muhalefet olan ve inançsızlari ve farklı inançlara mensup insanları eleştiren insanların dini adına yaptığı tek şey müslüman olduğunu söylemek, sen dinini ne kadar yaşıyorsun ki ? Karşındakine böyle davranıyorsun.
Bir de din savaşları olgusu var, bunlar genelde daha çok mezhepleri ve semavi dinleri kapsıyor. Ben bu olgunun doğru olduğunu düşünmüyorum bu olgu tamamen insanların hırslarının üzerini kapatmak için konulmuş bir ad. Tevrat,İncil ve Kuran-ı Kerim belli noktalarda ayrilsalarda hepsinin temelinde canlıyı sevmek, korumak, yüceltmekten bahseder öldürmekten değil. Bir din savaşı olgusu altında çıkan bir savaşta masumun can-ı yanıyorsa bu ancak hırs savaşıdır. Mezhep kavgaları ise bence insanların çıkar sağlamak için uydurdukları şeylerdir. Canlıya canlı olduğu için değer verilmelidir aksi takdirde kendi sonumuzu hazırlıyoruz,üzgünüm. İnsanlar yapıları yani islamiyette fıtratları gereği bir şeylere inanmaya ihtiyaç duyarlar ancak ateistler bu durumun aslında öyle olmadığını savunuyor elbette saygı duyarım ama sanırım bende yapım gereği onlarında içten içe bir şeye bağlılıkları olduğunu düşünüyorum. Belki ateistlikte kırılması gereken bir put olabilir ? Belki ateistler haklı olabilir belki de ortada bir tanrı yoktur . Şunu düşünüyorum eğer ortada bir tanrı olmasaydı dua edince bu iç huzura ulaşabilir miydim? İnanç ezeliyetten ebediyete uzanan mühim ve her yönden eleştiriye açık bir konudur diye düşünüyorum ve saygı çerçevesinde her insan istediğini yapmakta istediğine inanmakta veya inanmamakta özgürdür. Sevgilerimle.

17 Ekim 2019 Perşembe

Öykü gibi

Sokaktaki su birikintileri bile bir kaç saat sonra güneşe boyun eyemeyeceğini ve buharlaşarak yok olacağını bildiği halde benden çok daha bağlıydı hayata. Nerde eksildim bu kadar ben? Hangi otobüsler hangi yollar ve hangi yıllar alıp götürdü sarsılmaz yaşama sevincimi. Dün kocaman bir kadındım çiçekler gibi bir kadındım, ne ara bu kadar yaşlandım şu semaverde çay demlemiştik baharda şu banklarda doyumsuz sohbetler etmiştik... Ne ara ve ne çabuk bitti her şey. Yarın hiç bilmediğim bir şehire bilet kestireceğim bu kalabalık yalnızlık boğuyor artık beni. Bu yaşamdan vazgeçmek zorunda kalmak istemiyorum bu yüzden bu şehirden vazgeçeceğim. Doğunun fakir kokusu İstanbul'un ihtişamından daha sevecen geliyor artık çünkü beni en çokta bu şehrin güzelliği çirkinleştirdi. Bende normal insanlar gibi olmalıydım belki de evlenmeliydim tek derdim ütü, çocuklar, hiç bitmeyen bulaşıklar olmalıydı benimde. Sonra yaşlanırdım yıllarımı verdiğim çocukların bir günlerini vererek beni ziyarete gelmelerini bekler dururdum o zaman, ah ne acı. Dokuz ay onları ben taşımadım ama benimde bir gün dahi onları beklemeyeceğim bir sürü çocuğum oldu, hepsini çiçekler gibi büyüttüm ve çorak toprakları bile yeşertebileceklerini öğrettim onlara, ah benim güzel çocuklarım. Hepsi de bulunmaz bir cihan parçası... Şimdi araf dedikleri yerdeyim yaşamak için çabam yok ölmek içinde bir sebebim. Bir hokkabaz gibi ipin beni ne tarafa düşüreceğini bekliyorum ve cesurca incecik bir ipte yürüyorum. Sevgilerimle güzel hayat, hoş bırakmadın ama hoş kal.

Gizem Nur 

14 Ekim 2019 Pazartesi

Behçet Aysan kimdir? Yarın diye bir şey var şiiri 🖤

1949'da Ankara'da doğdu.  Tam adı Behçet Safa Aysan'dır. Selimiye Askeri Ortaokulu ve Kuleli Askeri Lisesi'nden mezun oldu. 1968'de Ankara Tıp Fakültesi'ne askeri öğrenci olarak girdi. 12 Mart döneminden sonra politik nedenlerle ara vermek zorunda kaldığı tıp öğrenimi sırasında çeşitli işlerde çalıştı. Ara verdiği öğrenimini tamamlayarak doktor oldu. Mezun olduktan sonra İzmit'e tayin oldu. Ankara'da psikayatri ihtisası yaptı. SSK Yenişehir Dispanseri'nde doktor olarak çalışmaktaydı. 2 Temmuz 1993'te Pir Sultan Abdal Kültür Festivali için gittiği Sivas'ta Madımak Oteli'nde Siyasal İslamcıların yaptığı toplu kıyımda  yakılarak öldürülen 35 aydın arasında o da vardı.
İlk şiiri 1979 yılında, ilk kitabı 'Karşı Gece' 1984 te yayımladı. Bütün Şiirleri ölümünden sonra Düello adıyla kitaplaştırıldı. Ölümünden sonra Türk Tabibler Birliği bir Behçet Aysan Kitabı yayımladı ve "Behçet Aysan Şiir Ödülü" düzenlenmeye başladı.




Yarın Diye Bir Şey Var
bilirim yarın diye bir şey var

çeliğin su katılmamış yanı

ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek
bir yanı var

ömrümüzün

belki bir gün gülecek.
selam verip

selam alacak
barışa kardeşliğe
hep tok yatan

çocuklar görecek
el ele

aşklar, omuz omuza dostluklar
ne dikenli teller olacak

ne tanklar tüfekler
ne tüberküloz kalacak

ne lösemi
ne işsizlik
ne banka

ne borsa
süt gibi duru ve ak

ekmek gibi sıcak
bizim de

bizim de
günlerimiz olacak.
güle değecek

kuşların kanadı
ve kuşlar sırtlarında

gül taşıyacak
kardeşlerim koşar adım

moraran beyazla
zincirlerimizle

yaralarımızla
ırmakların geçilecek, fırtınaların dinecek
bir yanı var

ömrümüzün

belki bir gün gülecek.

Ahmed Arif kimdir ? Suskun şiiri 🖤




Ahmed Arif, 23 Nisan 1927 tarihinde Diyarbakır’da doğdu. Bebekken annesi Sâre'yi kaybetti, bu yüzden hayatı babasının yeni eşleriyle devam edecekti. Sekiz Kardeşin en küçüğü olan Ahmed Arif Diyarbakır’dan babasının memur olması sebebiyle Diyarbakır'dan sonra Siverek’le tanışmıştır. Okuma yazmayı ilkokuldan önce anaokulunda öğrenen Ahmed Arif, ortaokulu Urfa’da, liseyi yatılı olarak Afyon’da okudu ve şiir sanatı en fazla Afyon’da kendini gösterdi. İlk şiiri Seçme Şiirler Demeti Dergisi'nde 1940’da yayımlandı ve 10 lira telif ücreti aldı. Askerliğini İstanbul Riva’da yaptı ve üniversiteyi Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okudu. 1951 ve 52 de iki kez tutuklandı be sebeple yükseköğrenimini tamamlayamadı. Çeşitli gazetelerde çalıştı. 1968 yılında Hasretinden Prangalar Eskittim kitabı çıktı ve korsan hariciden 23 baskı yaptı. Yine aynı adla kendi seslendirdiği şiir kaseti 20 binden fazla sattı. Gerçek adı Ahmed Önal şair bir kalp krizi sonucu 2 Haziran 1991 yılında hayata veda etti.
KAYNAK: Meçhul Dergi

SUSKUN 
Sus, kimseler duymasın,
Duymasın, ölürüm ha.
Aymışam yarı gece,
Seni bulmuşam sonra.
Seni, kaburgamın altın parçası.
Seni, dişlerinde elma kokusu
Bir daha hangi ana doğurur bizi?
Ruhum... Mısra çekiyorum haberin olsun.
Çarşıların en küçük meyhanesi bu,
Saçları yüzümde kardeş, çocuksu.
Derimizin altında o ölüm namussuzu...
Ve Ahmedin işi ilk rasgidiyor.
İlktir dost elinin hançersizliği...
Ağlıyor yeşil.

Rüya, bütün çektiğimiz.
Rüya kahrım, rüya zindan.
Nasıl da yılları buldu,
Bir mısra boyu maceram...
Bilmezler nasıl aradık birbirimizi,
Bilmezler nasıl sevdik,
İki yitik hasret,
İki parça can.
Çatladı yüreği çakmaktaşının,
Ağıyor gökkuşaklarının serinliğinde
Çağlardır boğulmuş bir su...
Ağıyor yeşil.

AHMED ARİF

Kaynak: ondeio ve pembe kalpli şiir sitesi (http://siir.sitesi.web.tr/sairler.html)

*Gizem 

BİR ÇİFT DENİZ BİR AVUÇ SU OLMUŞ

  Sus artık sevgili zihnim! Yaşam bir çelişkiler yumağı çünkü; Kes sesini lanet zihin! Yazamıyorum. Aptalın tekiyim. Ölemiyorum lanet olsun ...