22 Ağustos 2020 Cumartesi

GİTMEKLE GİTMİŞ OLMUYORSUN, BİLİYORSUN DEĞİL Mİ?

Bekliyorsun,
Belkilere tutunuyorsun, 
Umut ediyorsun,
Belki düzelir, belki anlar. 
Belki her şey eskisi gibi olur diye düşlüyorsun...
Ama bir şeyi unutuyorsun; 
Ne zaman ,eski zaman;
Ne sen, eski sen;
Ne onlar, eski onlar...

Bazen her şeyden kaçmak istiyor insan arkasını dönmek uzaklaşmak; belki de biraz kendisiyle uzlaşmak istiyor. Bir yerden gitmek... Bu yer bazen bir yürek; bazen bir sokak; bazen koca bir şehir olabilir. 
Gitmek yorucu ve yorgunluğu dinginleştiren bir eylem çünkü; Geride bırakmak yorar insanı ama onun yoran yerden gitmekte dinlendirir çoğu zaman. 

Gitmek ciddi ve basit bir eylem çünkü; Giderken,gitmeyi göze alırken hayatta ciddiye aldığın çoğu şeyi bırakabiliyorsun bazen. Lakin kalsan da hayat seni lakayt tavırları ile lakaytlaştıracak bu yüzden bütün ciddiyetini bir kitabın arasına koyuyorsun ve bir bardak çay içilmiş bir masadan kalkıp gidiyormuşsun gibi gidiyorsun, basitçe... Lüzumsuzca.
 
Gitmek zor bununla birlikte kolay bir eylem çünkü; Bir saat kaldığın bir yerde bile onlarca ana şahit oluyor onlarca anı biriktiriyorsun bazen ve anılar valizlere, çantalara sığmayanlar... Taşıyamıyorsun geçmişin yüklerini, her hatıran bir yerden çıkıp geliyor ve sana ayak bağı oluyor... Gitmek işte tam da burada zorlaşıyor. Bunun yanı sıra gitmek ziyadesiyle basit bir eylem; bir kaç parça düş kırıklığı koyuyorsun çantana sonra çarpıp çıkıyorsun kapıyı ve her şey artık kapalı bir kapının arkasında kalıyor... 

Gitmek sessiz bununla birlikte gürültülü bir eylem çünkü ; Sessizce alıyorsun gitme kararını anlamadıklarını,sevmediklerini,istemediklerini düşünüyorsun önce düşüncelerinle ayrılıyorsun gitmek istediğin yerden, sessiz kararlar alıyorsun ama geceleri yüreğinin gürültüsünden uyuyamıyorsun...


Gitmek en çok kalmaya benzeyen bir eylem çünkü ikisi de zor, ikisi de bedbaht... 
Kalmakla kalmış olmuyorsun çünkü aklın, kalbin gitmiş oluyor. Gitmekle de gitmiş olmuyorsun çünkü aklın, kalbin kalıyor.





16 Ağustos 2020 Pazar

UÇURUMUN KIYISINDA BOYNUMA DOLANMIŞ İPLER


 Ağustosun sıcağını kusmak istediğim klasik bir Kadıköy sabahı, her şey yine aynı. Deniz aynı,martı aynı,mevsim aynı... Her şeyden biraz eksik ruhuma, her şey biraz fazla geliyor. Kahvemi alıyorum,içmeden ayılamam tabii gerçi hiç ayık gezmiyorum. Ah şu insanlar,ayaklarım sekiz çizmiyorsa, sarhoş değilim zannediyorlar. Beynimin içindeki, kurtlardan bir haberler. Ruhumu parçalayan acılardan bir haberler.  Bazen bilhassa saat geceyi bulduğunda ölmeyi denemeyi istiyorum, eksik bir yaşamın acısı boynuma kalın halatlar sarıyor gibi hissediyorum. Sonra hemen vazgeçiyorum, okuyacağım yedi yüz küsur kitaba bağlıyorum yaşamın geri kalanını. Belki de ölüm benden vazgeçiyor, belki kocaman bir çizgi romana dönüşüyor hayatım ve ben bu hikayenin sonunda bir kahraman oluyorum. Belkilerle yaşamayı henüz yeni öğreniyorum. Bazı eşyalar değişse de, bazı bitkiler agaç olmuş olsa da artık ; Bebekliğim o kahverenginin hazin tonu hiç bırakmıyor gözlerimin önünü. Gerçi neyi görür ki benim gözlerim,geçmişten başka. Belki geçmişten gelemiyorum, belki Barış Manço anısını taşıyorum belkilerle yaşamaya alışıyorum. Huyumdur benim derin derin düşünmek, düşüncelerin derinliğinde boğulmak. Hiç tamamlanamayacak bir cümle gibi oluyorum bazen. Bazen birçok anlam ifade eden bir kelime oluyorum. Bazen de tek başına hiçbir anlamı olmayan bir harf gibiyim. Bazenlere de alışıyorum. Ah! Tıpkı Dostoyevski'nin dediği gibi 'Aşağılık insanoğlu her şeye alışır. ' Alışmaya da alışıyoruz,yaşamaya da. Zaten çoğumuz, kendi hayatımızın uçurumunun kıyısında, boynumuza dolanmış iplerle alışkanlıktan yaşıyoruz. Birazdan yine ölmeyi deneyeceğim, sonra kitaplarla yaşamayı başka hayatları zihnim de yaşatmayı tercih edeceğim. Ertesi gün yine sıcak bir Kadıköy sabahı... Gece bitiremediğim yaşamı; sabah kahve alırken ve martı  sesleri Saian'a eşlik ederken, dalgalı bir deniz beni seyrederken kusmayı isteyeceğim. Kalsam boğuluyorum,gitsem yere çakılıyorum. Uçurumumun kıyısında boynuma dolanmış iplerden kurtulamıyorum. 

yaşıyormuş gibi bak bir kaç güzel gün için, çekiyorum 📷

SAİAN DİNLE...


15 Ağustos 2020 Cumartesi

GEYVE'NİN AK GÜLLERİ KARALANDI

 Yıl 1933, günlerden sıcak bir mayıs günü bir bebek geldi dünyaya memleket Diyarbakır. Ergani biliyor mu acaba içinde doğan bu bebek ilerde kaç yüreğe hitap edecek? Yıllar geçiyor, yıllar çok çabuk geçiyor. ve Sezai büyüyor. 

Zaman ne çabuk geçiyor Mona                                                                                                              

Saat on on ikidir söndü lambalar                                                                                                        

Uyu da turnalar girsin rüyana                                                                                                                  

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Yıl 1950 Sezai , Sezai Antep lisesinden mezun olmuş oradan İstanbul'u bulmuş ama parasızlıktan İstanbul onu kusmuş. Ankara kapılarını açmış Sezai'ye; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi.  Her şeyin başladığı belki de her şeyin bittiği yer Ankara. Sezai,Muazzez'ini fark ediyor Ankara'da ama Muazzez ona kör, Muazzez ona sağır.Belki Muazzez onu görseydi, Muazzez onu görseydi şu dizeler hiçbir kalemde can bulamayacaktı.

...                                                              

Muazzez yanan bir yüreğin karşısında ne kadar ilgisiz dururursa dursun,Sezai yüreğinden akan kanı durduramaz ve Muazzez'in karşısına geçer;yüreğin, bir yangın yeri olduğunu, küllerin durmadan savrulduğunu söyler ama ne mümkün muhacir kızının gönlünde kızıl bir gül gibi olmak, ne mümkün yanan yüreğe bir damla su bulmak...

Artık inan bana muhacir kızı 

Dinle ve kabul et itirafımı                                                   

-Bir soğuk,bir garip,bir mavi 

Alev alev sardı her tarafımı,                                                                                                                      

Artık inan bana muhacir kızı. 

Kabul etmez Geyve'nin beyaz gülü olan Muazzez,inanmaz. belki de istemez. Zaman geçer her zaman çok çabuk geçer ve biter var olan her şey. Geçmeyen ve durmadan tekraralayan tek şey Muazzez'in yokluğudur. Yıl 1955 olmuştur,fakültenin sonuna gelinmiş;diplomalar alınmış veda konuşmaları başlamıştır. Sezai hayatı boyunca başarılı ve düzgün bir öğrenci olmuş ama Muazzez'in kalbinde sararmadan solmuştur.

Sezai de kürsüye çağırılır ve konuşma yapması istenir ama onun konuşmak istediği tek bir kişi vardır, Muazzez Akkaya. bütün salon susmuş,bütün dikkatler Sezai de toplanmıştır. İşte tam o sırada belki her şeyin belki de her şeyin başı olan o şiir başlamıştır;

MONA ROZA

Şiiri Muazzez'in gözlerinin içine bakarak okur,Sezai... Ama artık Muazzez namümkünüdür bu sevdanın. Muazzez'in bir şans istediği söylenir hep ve Sezai'nin kabul etmediği dile getirilir, tıpkı şiirin de dediği gibi;

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallarda durur,

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Muazzez Hanım şimdiler de Amerika'dadır. Sezai de Geyve'de, sevdiği kadının doğduğu yerde,ölümü beklemektedir. 

Belki de aşk, maşuk yoksa ölümü kabullenmektir,                                                                                              

Belki de aşk, en baştan kaybedilmiş bir kumardır,                                                                                              

Belki de aşk, yüreğinin memleket bildiğinin yüreğinde beyaz bir gül dikeni bile olamamaktır. 

Geyve'nin ak gülleri karalandı ama yine de dönmedi Sezai, Muazzezi'ne...

                                                        

BİR ÇİFT DENİZ BİR AVUÇ SU OLMUŞ

  Sus artık sevgili zihnim! Yaşam bir çelişkiler yumağı çünkü; Kes sesini lanet zihin! Yazamıyorum. Aptalın tekiyim. Ölemiyorum lanet olsun ...