2 Eylül 2020 Çarşamba

SEVDİM SENİ



SEVDİM SENİ

Kurulu bir düzenin bozuk işleyen saati gibi,
Durmadan,sonunu bulmadan, sevdim seni.

Birbirinin aynısı olan, birbirinin aynası olan,
Bitmeden başlayan, düzeninin kölesi,
Düzensizliğin çaresi olan her gecenin saatinde buldum,
Her bulduğum saatte sevdim seni.

Zift karası gözlerin, 
Onları durmadan gizleyen göz kapakların,
Görmediğim her vakitte saatleri durdururdu gözlerin. 
Durmuş saatlerin, yelkovanında asılı kalırdı sözlerim
Asılı kalmış sözlerin gölgesinde sevdim seni..

Sen susardın, ölümüne susardı bütün mutluluklar,
Bir hüzün gelirdi yüreğime, yüzün gelirdi gözlerimin önüne
Sen susardın ve mutluluktan eser kalmazdı sözlerimde. 
Ve bütün sabahlar öldürücü bir zehir olurdu,
Sustuğun her sabahta ölümüme uyanır gibi sevdim seni..

Şimdilerde gülmelisin böylesine,
Geceler güneşlenmeli gülüşünle,
Dünyadaki bütün güzelliklere taş çıkartmalı, böylesine gülme,
Ve bütün hüzünleri boğmalıyız gülüşünün mutluluğunun içinde. 
Sen böylesine gülerken ben öylesine ben ölesiye sevdim seni..

Ölüm; beş harfli soğuk kelime, 
Ölüm bile güzel oldu seni sevdiğim yerde,
Çağıralım cellatları gelsinler, alsınlar başımı
En kanlı elbislerini giysinler, bilenmiş olsun baltaları,
Ölümü kapıma çağıracak cesareti kendimde bulacak kadar sevdim seni..

Ve şimdi son ses çalsın bütün radyolar,
Dört bir etraf duysun her notanın çığlığını,
Zehir olan sabahlara mutluluk olsun duygularım,
Acı dolu haykırışlardan, kurtulsun tüm zamanlarım,
Her acının eşiğinde, ölümün beşiğinde sevdim seni..

Sevdim seni, sevdim seni..






22 Ağustos 2020 Cumartesi

GİTMEKLE GİTMİŞ OLMUYORSUN, BİLİYORSUN DEĞİL Mİ?

Bekliyorsun,
Belkilere tutunuyorsun, 
Umut ediyorsun,
Belki düzelir, belki anlar. 
Belki her şey eskisi gibi olur diye düşlüyorsun...
Ama bir şeyi unutuyorsun; 
Ne zaman ,eski zaman;
Ne sen, eski sen;
Ne onlar, eski onlar...

Bazen her şeyden kaçmak istiyor insan arkasını dönmek uzaklaşmak; belki de biraz kendisiyle uzlaşmak istiyor. Bir yerden gitmek... Bu yer bazen bir yürek; bazen bir sokak; bazen koca bir şehir olabilir. 
Gitmek yorucu ve yorgunluğu dinginleştiren bir eylem çünkü; Geride bırakmak yorar insanı ama onun yoran yerden gitmekte dinlendirir çoğu zaman. 

Gitmek ciddi ve basit bir eylem çünkü; Giderken,gitmeyi göze alırken hayatta ciddiye aldığın çoğu şeyi bırakabiliyorsun bazen. Lakin kalsan da hayat seni lakayt tavırları ile lakaytlaştıracak bu yüzden bütün ciddiyetini bir kitabın arasına koyuyorsun ve bir bardak çay içilmiş bir masadan kalkıp gidiyormuşsun gibi gidiyorsun, basitçe... Lüzumsuzca.
 
Gitmek zor bununla birlikte kolay bir eylem çünkü; Bir saat kaldığın bir yerde bile onlarca ana şahit oluyor onlarca anı biriktiriyorsun bazen ve anılar valizlere, çantalara sığmayanlar... Taşıyamıyorsun geçmişin yüklerini, her hatıran bir yerden çıkıp geliyor ve sana ayak bağı oluyor... Gitmek işte tam da burada zorlaşıyor. Bunun yanı sıra gitmek ziyadesiyle basit bir eylem; bir kaç parça düş kırıklığı koyuyorsun çantana sonra çarpıp çıkıyorsun kapıyı ve her şey artık kapalı bir kapının arkasında kalıyor... 

Gitmek sessiz bununla birlikte gürültülü bir eylem çünkü ; Sessizce alıyorsun gitme kararını anlamadıklarını,sevmediklerini,istemediklerini düşünüyorsun önce düşüncelerinle ayrılıyorsun gitmek istediğin yerden, sessiz kararlar alıyorsun ama geceleri yüreğinin gürültüsünden uyuyamıyorsun...


Gitmek en çok kalmaya benzeyen bir eylem çünkü ikisi de zor, ikisi de bedbaht... 
Kalmakla kalmış olmuyorsun çünkü aklın, kalbin gitmiş oluyor. Gitmekle de gitmiş olmuyorsun çünkü aklın, kalbin kalıyor.





16 Ağustos 2020 Pazar

UÇURUMUN KIYISINDA BOYNUMA DOLANMIŞ İPLER


 Ağustosun sıcağını kusmak istediğim klasik bir Kadıköy sabahı, her şey yine aynı. Deniz aynı,martı aynı,mevsim aynı... Her şeyden biraz eksik ruhuma, her şey biraz fazla geliyor. Kahvemi alıyorum,içmeden ayılamam tabii gerçi hiç ayık gezmiyorum. Ah şu insanlar,ayaklarım sekiz çizmiyorsa, sarhoş değilim zannediyorlar. Beynimin içindeki, kurtlardan bir haberler. Ruhumu parçalayan acılardan bir haberler.  Bazen bilhassa saat geceyi bulduğunda ölmeyi denemeyi istiyorum, eksik bir yaşamın acısı boynuma kalın halatlar sarıyor gibi hissediyorum. Sonra hemen vazgeçiyorum, okuyacağım yedi yüz küsur kitaba bağlıyorum yaşamın geri kalanını. Belki de ölüm benden vazgeçiyor, belki kocaman bir çizgi romana dönüşüyor hayatım ve ben bu hikayenin sonunda bir kahraman oluyorum. Belkilerle yaşamayı henüz yeni öğreniyorum. Bazı eşyalar değişse de, bazı bitkiler agaç olmuş olsa da artık ; Bebekliğim o kahverenginin hazin tonu hiç bırakmıyor gözlerimin önünü. Gerçi neyi görür ki benim gözlerim,geçmişten başka. Belki geçmişten gelemiyorum, belki Barış Manço anısını taşıyorum belkilerle yaşamaya alışıyorum. Huyumdur benim derin derin düşünmek, düşüncelerin derinliğinde boğulmak. Hiç tamamlanamayacak bir cümle gibi oluyorum bazen. Bazen birçok anlam ifade eden bir kelime oluyorum. Bazen de tek başına hiçbir anlamı olmayan bir harf gibiyim. Bazenlere de alışıyorum. Ah! Tıpkı Dostoyevski'nin dediği gibi 'Aşağılık insanoğlu her şeye alışır. ' Alışmaya da alışıyoruz,yaşamaya da. Zaten çoğumuz, kendi hayatımızın uçurumunun kıyısında, boynumuza dolanmış iplerle alışkanlıktan yaşıyoruz. Birazdan yine ölmeyi deneyeceğim, sonra kitaplarla yaşamayı başka hayatları zihnim de yaşatmayı tercih edeceğim. Ertesi gün yine sıcak bir Kadıköy sabahı... Gece bitiremediğim yaşamı; sabah kahve alırken ve martı  sesleri Saian'a eşlik ederken, dalgalı bir deniz beni seyrederken kusmayı isteyeceğim. Kalsam boğuluyorum,gitsem yere çakılıyorum. Uçurumumun kıyısında boynuma dolanmış iplerden kurtulamıyorum. 

yaşıyormuş gibi bak bir kaç güzel gün için, çekiyorum 📷

SAİAN DİNLE...


15 Ağustos 2020 Cumartesi

GEYVE'NİN AK GÜLLERİ KARALANDI

 Yıl 1933, günlerden sıcak bir mayıs günü bir bebek geldi dünyaya memleket Diyarbakır. Ergani biliyor mu acaba içinde doğan bu bebek ilerde kaç yüreğe hitap edecek? Yıllar geçiyor, yıllar çok çabuk geçiyor. ve Sezai büyüyor. 

Zaman ne çabuk geçiyor Mona                                                                                                              

Saat on on ikidir söndü lambalar                                                                                                        

Uyu da turnalar girsin rüyana                                                                                                                  

Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar

Yıl 1950 Sezai , Sezai Antep lisesinden mezun olmuş oradan İstanbul'u bulmuş ama parasızlıktan İstanbul onu kusmuş. Ankara kapılarını açmış Sezai'ye; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi.  Her şeyin başladığı belki de her şeyin bittiği yer Ankara. Sezai,Muazzez'ini fark ediyor Ankara'da ama Muazzez ona kör, Muazzez ona sağır.Belki Muazzez onu görseydi, Muazzez onu görseydi şu dizeler hiçbir kalemde can bulamayacaktı.

...                                                              

Muazzez yanan bir yüreğin karşısında ne kadar ilgisiz dururursa dursun,Sezai yüreğinden akan kanı durduramaz ve Muazzez'in karşısına geçer;yüreğin, bir yangın yeri olduğunu, küllerin durmadan savrulduğunu söyler ama ne mümkün muhacir kızının gönlünde kızıl bir gül gibi olmak, ne mümkün yanan yüreğe bir damla su bulmak...

Artık inan bana muhacir kızı 

Dinle ve kabul et itirafımı                                                   

-Bir soğuk,bir garip,bir mavi 

Alev alev sardı her tarafımı,                                                                                                                      

Artık inan bana muhacir kızı. 

Kabul etmez Geyve'nin beyaz gülü olan Muazzez,inanmaz. belki de istemez. Zaman geçer her zaman çok çabuk geçer ve biter var olan her şey. Geçmeyen ve durmadan tekraralayan tek şey Muazzez'in yokluğudur. Yıl 1955 olmuştur,fakültenin sonuna gelinmiş;diplomalar alınmış veda konuşmaları başlamıştır. Sezai hayatı boyunca başarılı ve düzgün bir öğrenci olmuş ama Muazzez'in kalbinde sararmadan solmuştur.

Sezai de kürsüye çağırılır ve konuşma yapması istenir ama onun konuşmak istediği tek bir kişi vardır, Muazzez Akkaya. bütün salon susmuş,bütün dikkatler Sezai de toplanmıştır. İşte tam o sırada belki her şeyin belki de her şeyin başı olan o şiir başlamıştır;

MONA ROZA

Şiiri Muazzez'in gözlerinin içine bakarak okur,Sezai... Ama artık Muazzez namümkünüdür bu sevdanın. Muazzez'in bir şans istediği söylenir hep ve Sezai'nin kabul etmediği dile getirilir, tıpkı şiirin de dediği gibi;

Zambaklar en ıssız yerlerde açar,

Ve vardır her vahşi çiçekte gurur.

Bir mumun ardında bekleyen rüzgar,

Işıksız ruhumu sallarda durur,

Zambaklar en ıssız yerlerde açar.

Muazzez Hanım şimdiler de Amerika'dadır. Sezai de Geyve'de, sevdiği kadının doğduğu yerde,ölümü beklemektedir. 

Belki de aşk, maşuk yoksa ölümü kabullenmektir,                                                                                              

Belki de aşk, en baştan kaybedilmiş bir kumardır,                                                                                              

Belki de aşk, yüreğinin memleket bildiğinin yüreğinde beyaz bir gül dikeni bile olamamaktır. 

Geyve'nin ak gülleri karalandı ama yine de dönmedi Sezai, Muazzezi'ne...

                                                        

19 Temmuz 2020 Pazar

Maktülünüzden Haberiniz Var Mı ?

Raskolnikov

Biliyor musunuz? Gün içerisinde defalarca katil oluyoruz. Ölmek veya öldürülmek yalnızca insanlara özgü bir olay değil. Çoğu zaman duygularımızı bastırıyoruz, düşüncelerimizi köşelere itiyoruz onları kendimizin dışında tutarak öldürüyoruz, katlediyoruz. Bazen, bilhassa da bir şeyler anımsadığımız zamanlar da misal buruk bir gülüş, hafif hafif gelen bir koku, hoş bir seda hatırımızı ziyaret ettiğinde; çehremizde beliren o gülüşü hep insanlardan saklıyoruz bizi deli zannederler diye fikirmizdekilere gülümseyemiyoruz. Ya da bir otobüs dolusu insanın arasında birden çok derinden gelen bir hüzün bastırdığında, asla gözlerimizin iki damla yağmasına izin vermiyoruz. Hep şöyle düşünüyoruz başka başka gözler, bizi her zaman gözler bu yüzden burası ağlamak için uygun bir yer değil. Böylece hayatımız boyunca ağlamak ve gülmek için uygun yerleri arayıp duruyoruz, duygularımızı yaşamak için bile kendimizi mekana ve zamana göre şartlandırıyoruz. Bize ayrılan sürenin sonuna geldiğimiz de ise aslında yaşamda hiçbir zaman; duygularımızı yaşamak için zamanın ve mekanın hiçbir önemi olmadığını fark ediyoruz ve o son zaman geldiğinde ne yazık ki kazandığımız farkındalıkları uygulamaya dökecek kadar, zamanımız kalmamış oluyor. Hayatın içinde doğal ya da beşeri olarak var olan her şey kendini her zaman bir sona hazırlıyor ve biz sonun gelmesini engelleyemiyoruz lâkin başlangıç ve son arasındaki süreci şekillendirmek tamamen bizim ellerimiz de. Elbette hayatın akışının kölesi olmamak için bazı kurallarınız olmalı ama kurallarınızın kölesi olmayın. Zaman hala çok hızlı geçiyor, ertelenmiş sevinçlere ve hüzünlere geri dönemeyeceğimiz kadar hızlı. Sevgilerimle...

11 Temmuz 2020 Cumartesi

Geçmişe Gidemeyen Mektup

Bugün fotoğrafına baktım, yıkık dökük ama güzel bir konağın önünde yaşamdan nasibini almış bir adam gibi duruyorsun ben de bugünler de tıpkı arkandaki bina gibiyim. Zaman hiç ırgalamadan yaralayarak geçiyor, eski yaraları da ziyadesiyle kanatıyor. Hiç kabuk bağlamamış bir yara gibisin hayatımın tüm özelinde. Bazen yaşama kapılıp, her şeyi unutuyorum belki de öyle zannediyorum ama sonunda yine hep sana odaklanıyorum. Artık buna bir dur demek istiyorum senden arınmış bir yol bulmak ve o yolda emin adımlarla yürümek istiyorum ama sanki sana sağ elimi vermiş gibiyim, aklımda senin fikrin olmadan hiçbir işe yaramıyorum. Piano dinliyorum bazen, biliyorsun beni çok rahatlatırdı. Benim içim dalgalı bir deniz gibidir; piano ise hep limanım olmuştur bunu da çok iyi bilirsin ama ne zaman Field duysam, gözlerim sağanak sağanak yağan ilkbahar yağmuruna şahit oluyor. Ağlamak kötü değil biliyorum ama senin fikrinle ağlamak... İşte bununla baş edemiyorum. Field'den sonra Valse başlıyor o zaman ağlayarak gülümsemeye başlıyorum hiç bilmediğimiz bir yerde, hiç duymadığımız bir ezgiyle bir daha hiç şahit olamayacağımız bir ahenkle deliler gibi dans etmiştik. Bazen anılar bana hevesle bileğime çizdiğim filin başını kesmişim gibi hissettiriyor. O fili seviyorum ve onu da kendimle birlikte öldürüyorum. Anıları da seviyorum ve onları düşünerek kendimi yavaş yavaş öldürüyorum. Sanırım bu hayattaki en güzel aldanışım sensin ama hiçbir şey bizi dans ettiğimiz vakitlere götürmüyor. Bu mektubu sana yazıyorum ama gönderemeyeceğim, benim fikrimde yaşayan eski sensin ve ben asla geçmişe dönemiyorum. Mektubum da geçmişe gidemiyor. Gelecekten herkes umutlu ama geçmişe gidebilirsek ben hep sana gelirim. Karanlık bir günden sana bu mektubu yazıyorum ve ben seni hep kendimde yaşatıyorum. Biz seninle iki ruh tek beden hem de hiç kimseye sezdirmeden...

19 Haziran 2020 Cuma

Umutlu Yaşamak Şiiri

Geçen gün mor çiçekli bir bitki aldım semt pazarından, eve getirdim iki günde bütün dalları rengarenk çiçek açtı. Adını sorarsanız bilmem, türünü sorarsanız bilmem ama güzel genç aşıklar gibi güzel, yaşamak gibi güzel, umut etmek gibi güzel. Çiçeğime umut dedim, gerçek adını bilmiyorum ama adı umut olsun istedim. Ah biz zaten bildiğimiz, bilmediğimiz her şeyden umut etmez miyiz? Geçen gece saat on ikiyi vurmuş biz umutla çay içiyoruz ha bire şiir yazıyoruz, dinliyor beni Umut, bakıyor bana benden bir baltaya sap olmaz ama Umut, umutlu benden. O gece aşk şiiri yazdım, şiirin adını yaşamak koydum. Ah biz her şeye de bir ad koyarız, adsız olursa olmaz ki deriz... O gece uyumuşum masada Umut hiç ses çıkarmadan beklemiş uyanmamı,uyandığımda yine mor mor gülüyordu. Ne güzel sabah ne güzel  Umuda bakarak uyandım. Yaşam diyorum şiir, göze hitap ediyor; kulağa hoş geliyor. Hele bir de aynı masada ya Umutla buram buram umut kokmuştu yaşam sabah uyandığımda. Zaman bir nehir gibi akarak gidiyor hanımlar beyler, kendinize semt pazarından bir çiçek alın adına umut deyin, çiçeğin yanında bol bol yaşamaya dair şiir yazın. Şiirler güzeldir ama yaşam dolu olmak kadar değil. Çiçekler elbet güzeldir ama yaşamaya dair umut etmek kadar değil. Şiirler tabii güzeldir ama umut dolu bir çiçek gibi yaşamak kadar değil. Kendinize çiçek gibi bakın, kendinize umutlu bir çiçek gibi bakın, kendinize yaşamak şiirine umut kokusunu sindirerek bakın. Sevgilerimle...

BİR ÇİFT DENİZ BİR AVUÇ SU OLMUŞ

  Sus artık sevgili zihnim! Yaşam bir çelişkiler yumağı çünkü; Kes sesini lanet zihin! Yazamıyorum. Aptalın tekiyim. Ölemiyorum lanet olsun ...